Oysa asıl mesele, partinin temel taşı olan üyenin kararlarda söz sahibi olup olmadığıdır. Üyenin iradesinin yansımadığı bir yapının, ne kadar ayrıntılı kurallara sahip olursa olsun, sağlıklı bir demokratik işleyiş üretmesi zordur.
Parti içi demokrasinin ilk adımı; delegelerin ve adayların, tüm üyelerin katılımını esas alan ön seçimlerle belirlenmesidir. Üye iradesi sandığa yansımıyorsa, temsiliyet zayıflar. Yerelde emek veren üyenin sesi duyulmuyorsa, siyaset zamanla halktan kopar.
Ancak uygulamada ön seçimlerin çoğu zaman sınırlı ya da göstermelik yapıldığı görülmektedir. Delegelerin ve adayların belirlenmesi, geniş katılımla değil; dar kadroların inisiyatifiyle şekillenmektedir. Parlamentoda temsil edilen partilerin büyük bölümünde de benzer uygulamalar dikkat çekmektedir. Söylemde demokrasi vurgusu güçlü olsa da, üyelerin karar süreçlerine katılımı istenilen düzeyde sağlanamamaktadır.
Bu durumu somut bir örnekle görmek mümkündür. 140 üyesi bulunan bir mahallede, ön seçim yalnızca birkaç saat önceden mesajla duyurulmuş; sandık ise mahallenin dışında, yaklaşık 30 kilometre uzaklıktaki il binasına kurulmuştur. Sonuçta katılım on kişiyle sınırlı kalmış, süreç ise ön seçim ruhundan uzak bir tabloya dönüşmüştür.
Elbette seçilen delegeler liyakatli olabilir. Ancak sorun kişilerde değil, demokrasi anlayışındaki zafiyettedir. Üyenin zamanını, ulaşımını ve katılım imkânını gözetmeyen bir yaklaşım; ne parti içi demokrasiyi güçlendirebilir ne de siyaseti ileriye taşıyabilir.
Gerçek demokrasi;
Yetki paylaşımını, eleştiriye açıklığı ve samimi katılımı gerektirir. Bu nedenle mesele yalnızca tüzük meselesi değil, bir zihniyet meselesidir.
Demokrasi, merkezden dağıtılan bir lütuf değil; yerelden, üyeden yükselen bir iradedir.
"Katılım yoksa ön seçim de yoktur."